“Güneş nereden doğar?” dedim.
“Mezopotamya,”dedi. “Dicle ile Fırat’ın arasındaki bölgedir güneşin doğduğu yer. ”
Dedim ki; “neden?”
Dedi ki; “çünkü güneş doğudan doğar!”
Dedim ki; “benim güneşim yok!”
Dedi ki; “güneş herkesin güneşidir!”
Dedim ki; “ben herkesin güneşini istemem!”
Nereden bilebilirdi ki ne kadar zamandır karanlığa açtığımı gözlerimi ve nereden
bilebilirdi ki ışığa hasretliğimi. Hem bilebilir miydi hiç, hangi duygudan vurulduğunu
yüreğimin bir zamanlar, bi de ne kadar derin olduğunu yaramın üstelik ve nereden
bilebilirdi ki hala kan damladığını her yerimden, ruhumdan ya da!
Yaralıydım karşılaştığımızda! Bir savaşın hemen sonrasında, ölülerini sayıyordum
içimin. İçimden değil, sesli sayıyordum. Duymuyordun ya da duymamış gibi
yapıyordun. Sen hep kendini anlatıyordun. Ben, dinliyordum. Sorar nasılsa diyordum;
“sahi sen nasılsın?” Sen hala kendini anlatıyordun... Bana bakıyordun ama
görmüyordun. Halbuki gözlerimdeydi herşey; tüm açıklığıyla... Baksaydın, görürdün
mutlaka...
Savaş meydanında duruyordum ya, sen ise geçiyordun o sırada buradan ağır ve
kendinden emin adımlarla... Tertemizdi üstün başın, yüzün parlaktı, ellerin benimkilere
benzemiyordu hiç. Üstüm başım toz içindeydi, elbisem kirli griye dönmüştü
beyazdan, saçlarım birbirine karışmıştı ve vücudumun her yerinde derin sıyrıklar vardı.
Utandım biraz kendi halimden... Yorgundum üstelik; keşke dedim başka bir zamanda,
başka bir yerde... Ama nihayetinde Tanrı insanları tam zamanında buluşturuyor!
Ben yalvaran gözlerle bakıyordum sana, sen hep kendini anlatıyordun ve hala... Bazen
başkalarını da! Hiç tanımadığım insanların hayat hikayelerini dinliyordum ben de parça
parça... Benden o kadar uzaktaydı ki her şey ve bizden, bu yüzden bir türlü olmamız
gerektiği kadar yakın olamadık! Demek istiyordum ki sana;
“bak bana, gördüğünden ibaret değilim, bi bak bana!” ama demiyordum, ç
ünkü sen o sırada başka bir şey anlatıyordun ve zaten göz bi tek
bildiğini görebilir! Aslında tam diyecek gibi oluyordum bazen, sen başka yerlere
bakıyordun o sırada da. Gözlerinde gördüm asıl olana uzaklığını! Sana nasıl
söyleyebilirdim ki “fark et!” diye...
Oysa ben sevmiştim sırf sen anlatıyorsun diye
başkalarının hikayelerini de!Ama tesadüf değildi mutlaka hiç bir şey.
Demiştim ki oysa, “belki acının da sonudur...” Sandım ki, geçmişten geleceğime yazdığım
mektuplardan birini daha bulup okumuştun sende, bir deniz kenarındaki, kıyıya vurmuş
bir şişedir dileklerim nihayetinde... Saracak olansın yaralarımı sandım ve hayal de bu ya,
hemen kapanacaklar. Hadi yaralar başa çıkamayacağım kadar korkutucu olamazlar bu
hayatta -ki bütün yaralarım geçicidir- ama sandım ki, en azından tutacaksın elimden,
beni güneşin doğduğu yerlere götüreceksin; kendimden başka diyarlara ve olan
bitenden... Ben uyuyacağım günlerce önce, zira yorgunum! Sonra uyanıp yeniden
başlayacağım herşeye, daha önce hiç yaşamamışcasına... Neyse sanarım ben hep,
kanarım bi de!
Sen “ne yapmadığını” düşünmüyordun, düşünmediğin için de bulamıyordun bi türlü...
Bu yüzden kendini hep "haklı" zannediyordun her uzaklaşmam da! Ben de bir şey
söylemiyordum; “ne yapmadığını” ya da mesela “neyi yapmadığını!” Haklılık savaşlarından
çok önce vazgeçmiştim çünkü! Daha ağır savaşların savaşçısıydım şimdi! Yapmak
zorunda olduklarımla, olmak zorunda olduklarım vardı. Sen yaşamın çok derin bir
yerinde duruyordun aslında ama derinlemesine değil, kıyısında geziniyordun
kendinin, dolayısıyla benim de kıyılarımda...Dalman için önce atlaman gerek! Ama can
yeleği olmaz!
Şimdi sen kendini hep haklı görensin hala... Ben ise düşünmeyeceğim bile “hak” ve
“haklılıklar” üzerine... Gerçek olan tek bişey var.; benim güneşim olsaydın, ben bu satırları
karanlıkta yazıyor olmazdım! Ben savaş meydanına geri döndüm diyeceğim
de, hiç ayrılmamışım ki aslında! Senle de savaşmışım, sensiz de. Sen ise her neredeysen
bilmelisin ki; bir mucize isen; tüm varlığınla kanıtlamak zorundasın bunu- ki inanayım.
Tanrı bu yüzden gerçektir!
Diyorsun ki; “her şeyi sildin gittin...”
Diyorum ki; "ben aynı savaşta daha önce yenilmiştim!”